Plastik cerrahi, tıp biliminin sanat ve insan psikolojisiyle kesiştiği hassas bir alanda var olur.
Bu disiplinin temel meselesi, bireyin iç dünyası ile bedensel varlığı arasındaki uyumu yeniden tesis etme, bir ahenk çabasıdır. Bu perspektiften baktığımızda güzellik kavramı da dışsal normların dayattığı bir ölçütler listesi olmaktan çıkar, kişinin kendi bedeni içinde bulduğu bir denge ve barış haline dönüşür.
Tarih bize estetik ideallerin ne kadar geçici olduğunu belgeler. Sanat tarihi, bu değişkenliğin kanıtlarıyla doludur: Rubens'in tablolarında refah ve doğurganlığın simgesi olan dolgun hatlar, 1960'larda yerini Twiggy'nin androjen inceliğine bırakmıştır. Yüzyıllarca asaletin göstergesi sayılan beyaz ten, Coco Chanel'in bir tatil sonrası bronzlaşmasıyla yerini bir anda yeni bir statü sembolüne terk etmiştir. Bu tarihsel dalgalanmalar, cerrahi pratiğin geçici trendlere değil, daha zamansız ilkelere dayanması gerektiğini gösterir. Bu ilkeler; oran, simetri ve her şeyden önemlisi, doğallıktır.
Bu bağlamda, cerrahi müdahalenin felsefesi bence "değiştirmek" değil, "onarmak" ve “tamamlamak” olmalıdır. Amaç, kişinin var olan kimliği ile bedeni arasındaki uyumsuzluğu gidermektir. Kanser sonrası meme onarımının temel hedefi, hastanın yitirdiği vücut bütünlüğünü geri kazandırmaktır. Yüz gençleştirme prosedürlerinin amacı, yorgun bir ifadeyi silerek kişinin daha dinlenmiş ve canlı hissetmesini sağlamaktır. Her iki durumda da plastik cerrahi, yabancı bir kimlik inşasından ziyade, kişinin özüne dönmesine hizmet eder. 35 yılı aşkın hekimlik tecrübemi işte bu yaklaşım ve etik temellerle şekillendirmeye çalıştım. Hasta güvenliği ve onuruna duyduğum saygı, her türlü ticari veya popüler kaygının önündedir. Bu yaklaşım sayesinde hem hastalarım hem de ben uzun süreli ve dostluğa dayalı ilişkiler kurabildik. Güven ve şeffaflığın olduğu yerde cerrahi süreç de bir hizmet olmaktan çıkıp, iyileşme yolculuğuna dönüştü. Bu yolculukta bana eşlik eden binlerce hastama teşekkürlerimle.